daima buradasın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
daima buradasın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2010 Perşembe

var çok, şey


yanındaki güzelliği ve sana yoldaş olanı çoğu zaman es geçiyorsun!
bu görmemezlik görememezlik huyundan hiç vazgeçmiyor vezgeçemiyorsun!
illa kanatlanıp uçmasını bekliyorsun!
bakmıyorsun, kafanı çevirip bakmaya üşeniyor ve üşenmeye devam ediyorsun!
ne diyorum biliyor musun?
yanındayken uzak oluşların verdiği kanamayı ancak sen durdurabilirsin; uzaklıktan yakınlıktan senin anladığın ne ise artık!
ben içimde olana sarılmayı seçiyorum.



Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım
 
 

3 Haziran 2010 Perşembe

...daha...

daha...
fotoğrafını çekeceğim milyonlarca güzellik var.
daha fotoğraflayacağım milyonlarca "durum" var. milyonlarca sevinç, acı, hüzün, hayal, coşku, doğum, ölüm, koku...
daha kokusuyla sarhoş olacağım yüzlerce bebek var. bu doğan bebeklerin pek çoğu insan olmadan gidecek buradan; fakat onların kokusunda benim umudum var. onlardan pek azı taşıyacak ruhumu öteye...
 ...
..
.
daha...
okuyacağım binlerce kitap var. milyonlarca sayfa çevirmesi gerekiyor bu parmakların. bulmak için!
bu yangın yerinde, bu yüzeysellikte, bencillikte, ikiyüzlülükte ve bu çağda hep bir sonraki sayfaya itilen insancıllığı, sevmeyi, "iyi"ye hizmet eden bütün kavramları ve doktrinleri bulmak için.
daha...
dinleyeceğim ve bu bedenin son nefesine kadar bir parçası olduğunu bildiğim bir "müzik" var.
daha...
o güzel türkçeyle ağzımı doldura doldura esnete esnete "amuğaa goyumm 'rospu çocuu" diye söveceğim milyonlarca insan olacak. ben söveceğim can baba hayat bulacak, can hayat bulacak ben söveceğim... sövdüğüm insanların daha dün bebek bebek koktuklarını bilerek söveceğim. sövgümle seveceğim onları. her yerde sevgiden bahsedeceğim! son nefesime kadar ama ne anlatırsam anlatayım, ne söylersem söyleyeyim kendimi hep nazım'ı taklit ederken bulacağım. sonra susup sazı ona vereceğim. o da diyecek ki;



...
..
.

daha…
daha…
daha ne yaptın ki yoruldun küçük kız…
daha ne kadar nefes aldın ki batıyor aldıkların…
kendine gel! kendine gel! kendine gel!
bırak şu bencilliğini ve serzenmeni, ağlamanı bırak!
daha neyin ne olduğunu öğreneceğin ve öğreteceğin milyonlarca çocuk var!
daha kök saldıracağın milyonlarca ağaç var!
daha saldıracağın milyonlarca zevk var!
daha açtıracağın milyonlarca çiçek var!
bırak artık uzak durmayı kendine. daha kurtaracağın çok çocuk, okuyacağın çok kitap, dinleyeceğin çok müzik var…
tarafını seç!
bencilliğini tekrarlayacak mısın?
senin iyiliğine muhtaç milyonlarca çocuk varken, hala kendini düşünmeyi bırakmadan ağlayacak mısın?
yoksa bu yangın yerinde! nemli yapraklarıyla nemli topraklardan çiçekler mi doğuracaksın! şu bedenindeki can suyunu onlar için seve seve feda ederek çoğalacak mısın yoksa bencilliğinin içinde boğulacak mısın?
tarafını seç!
kendine gel!

6 Mayıs 2010 Perşembe

çekilen iç

...

1 Şubat 2010 Pazartesi

eksik kalan hikaye


hafif esintinin yardım ettiği perdeler, evimi renklendiriyor,
açık olan pencereden, vücudumu aşağıya sarkıtıyorum,
bu aşağılık duruşuyla, şekil değiştiren evren, selamlıyor beni, selamlıyorum evreni...
hafif baş dönmesiyle kendime gelmeye çalışıyorum, radyodaki sese kulak veriyorum.
"hayır" demeyi hep istemekle, hiç "hayır" diyememek arasında çeviriyorum hikayeyi...
geçirilen bir çocukluk açlığı ile radyonun içine giriyorum.
şimdi tüm tınılar ellerimin arasındayken, kemanımın telleri titremeye başlıyor.
O'nun da dediği gibi; dökülüyor nâmeler!
boşluğa yuvarlanıp, boşlukta sallanıp, boşlukta yürüyüp, boşlukta koşup, şekilsiz biçimde, özünde dökülüyor nâmeler...
bugün izlediğim bir filmin karesinde "fazlaca belirsizlik ve detay var!" diyordu Jeanne. bu tümce geçiyor beynimin içinden, beynimi eze eze!
bu belirsizliklerin içinde, olmak zorunda kaldığım detayın içinde, adeta nefes alamadığımı düşünüp acıyorum kendime.
sonra tekrar kemana sığınıyorum ve parmaklarım koparcasına, telleriyle sevişiyorum.
yok yok, bu böyle olmayacak...
işte hep söylediğim gibi, bu benim suçum değil!
o belirsizliklerin ve o fazlaca olan detayların içinde, ben de karışıyorum.
konudan konuya atlamalarım, saçmalamalarım, yuvarlanmalarım, sonra durup nefes almak istemelerim hep bu yüzden...
tutturamıyorum sevgili, tutunmak istemeyiş de yardım ediyor bu herc ü merc'e...
sonra birden, o hafif olan esinti de terk ediyor perdelerimi, evimi...
karşımda hırçın dalgalarıyla deniz, adeta önümde eğiliyor.
işte yine o radyodaki melodi, kaçıncı defa dönüyor hatırlamıyorum...
denizin önümde eğilişi, radyonun arsız tekrarı, kemanla olan sevişme açlığı, hafif esintinin terk'i...
akıtıyor işte, tuzu akıtıyor...
geri çekiliyor deniz, radyo tükeniyor, hafif esintinin gidişi kanıksanıyor, sevişmekten yorgun düşülüyor...
kemençe de susuyor, kanun da küsüyor, keman da alıp başını gidiyor...
ne mi kalıyor?
eksik bir öykü sadece...
ya da sadece bir öykü...
bir öykü...


28 Ocak 2010 Perşembe

28 ocak 1972

kaç yıl önce gittim oraya bilmiyorum,
sırf seni bulmak için gittiğim hatrımda, o kadar...

üniversitenin koridorunda yere serilmiştim,
"ıssızlığın ortası"ında kaybolurken, dünyasında adımlamaya çalışırken,
yüce insan Eroğlu tanıttı seni bana.

"git öykü, oku, hisset, dokun, aç gözlerini..."

koridordan kalkıp, İlhami abiye adımladığımı hatırlıyorum.
o büyülü dükkanın içine girip, "İlhami abi, beni bırak, o kitabı bulmalıyım, ne olursa olsun bulmalıyım" dediğimi anımsıyorum sadece.

uzun araştırmalar sonucunda, -rafların arasında kaybolmak gibisi yoktur- o gün seni arayışım gibi mutlu olduğumu hiç hatırlamıyorum. hele üç buçuk saatin sonunda "buldum!" diyerek haykırdığımı ve sahafı ayağa kaldırdığımı hele hiç unutamam.
ellerimin arasında gezindiğin dakikalar halâ aklımda, aklıma kazınmış durumda.
hani, hep küçük küçücük şeylerden mutlu olurum da, o mutluluğumu ben bile o güne kadar görmemiştim.

tetikleyici bir görevin var hayatımda.
sorma; "adımların nasıl?" diye. çoğu zaman adımlamaya da gücüm olmuyor zira.
ama dedim ya; vazgeçilmezimsin, ışıksın çoğu zaman.
hepimiz Drogo olduğumuz için yadırgamıyoruz seni.
yoldan çıkartmaya çalış istersen; lakin silkinemiyoruz, kendimize gelemiyoruz,
bu atalet halini kanıksamış devam ediyoruz.
biz kabul ettik; bunu seviyoruz...

her zaman birileri uzaktaydı.
bunu fark ettiğinde içindeki hüznü hissettirdin bana.
sen acı çektiğinde, o acı sadece sana ait oluyordu.
gelecek olan hiç kimse, o acıyı dindirecek güce sahip değildi.




kaleminden dökülenler için çok şey borçluyum sana yüce insan.

19 Ocak 2010 Salı

19 Ocak 2007


-sana bir söz eyleyeceğim Abidin!
-?

-yüce ayaklarım özünden kopmuştu,
göğe bakıyordu, hem de delik deşik benliği ile!

veriyordum nefes;

alıyordum nefes;
veriyordum nefes;

alamadım nefes...

almam gereksizdi zira!

dedim ya Abidin; ayaklarım, ayaklarım delik deşik benliği ile selamlıyordu alemi...

9 Ocak 2010 Cumartesi

keşke


hayatında hiç keşke demeyen insanları anlamak istemiyorum...

yok, etiket değil bu; keşke denmeli!
keşke demeli insan!

yan olmalı eşdeğeri ile;


Eşdeğeriyle yan yana yürürken
Cehennem sokağında birey olmak,

Ve en inceldikten sonra
İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.


Saat beş nalburları pencerelerden

Madeni paralar gösteriyorlar,

Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,

Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.


Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
.........................

evet bir doğum günü olmamalıdır insanın,
doğmuş olmanın verdiği ağırlığı,
kaldırmak için uğraşmalıdır belki de!

bir iddia sonucu,
bitişik olan 'y' harfini bağışlamalıdır belki de!

geleneğe karşı olmalıdır;
ama en derininden gelenek ile yoğurmalıdır sözcüklerini belki de!

san-malıdır belki de!
yoksul olmalıdır, geceleri çok kısadır,
dört nala sevişmek lazımdır belki de!........

bir kere öpüşlerinde ikinin hatırının kalmasına üzülmelidir,
iki kere öperse üçün boynu bükülmelidir;

hiç öpmemeliydi belki de ya da hep öpmeliydi!....

her şeye rağmen,
sonrası iyilik güzellik demelidir belki de!
sonrası iyilik güzellik...

5 Ocak 2010 Salı

Lhasa...

ellerimizin arasından falan akmıyor!
resmen gözümüze ve dahi başka yerlerimize sokarak akıyor şu bilmem ne hayat, zaman.........

omuzlarımıza binen yükler, gün geçtikçe kaldırılamaz boyuta ulaşıyor...
bugün öğrendiğim bir haber sonrası, bu yükün ağırlığını yine hissetmiş bulunmaktayım!

La Llorona gibi enfes bir albümden, o çekici dilinden, o naif sesinden, o güzel yüreğinden sonsuzluğa akıyor...
Lhasa de Sela...


13 Aralık 2009 Pazar

13 Aralık ....

bisiklete binmeyi, akabinde bisikleti sürmeyi yeni öğrenen bir çocuk, heyecanıyla karşımda çabalıyor.
uzun uzun onu izliyorum.
deniyor, yeniliyor, bir daha deniyor, bir daha yeniliyor...ben sadece onu izliyorum!
"bırakma" diyorum içimden, "bırakma!"
en sonunda, yenilgi bayrağını çekerek, gıcır gıcır oyuncağını fırlatıyor. yeniliyor, bunun farkına varıyor, farkına varıyor!

"bu kadar basit olmadığını ne zaman öğrenecek acaba?" diye düşünüyorum. sonra da;
"hep bu sadelikte kalabilse" diyorum....

"bu sadelikle, bu karmaşık yaşamda kalabilmeyi başarsa" diyorum..

sen 'korkuyorum' derken, o heyecanı hissettiğimi, titrediğimi anımsıyorum. oysa şimdi, senin yolundan yürüdüğümü görmek acıtıyor, kanatıyor benliğimi.
adres miydi amansızca aradığın, bulamadığın, bulamayacağın...
adres miydi?

bana herhangi bir adres söyle, herhangi bir adres yeterli benim için de!
her şeye rağmen, ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak istiyordun...
buldular seni,
"ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?" diye söylenme bir daha...

çünkü,


ben buradayım, asıl; sen neredesin yüce insan, sen neredesin?


20 Kasım 2009 Cuma

20 Kasım 1901



yıllar önceydi,
söz verdiğimiz gibi coşarak, şaşarak, gülerek, hüzünlenerek akacaktık...ne olursa olsun akacaktık!


Irmak' beklemedeydi bizi, biz beklemedeydik Irmak'....


gözlerim sonsuzlukta;

güneşte denizin sonunda mavi bir duman gibi gözümde tütüyorsun!



7 Kasım 2009 Cumartesi

7 Kasım 1971 / Teşekkürler Dünya!



aydınlığın parçalar ruhumu, doğumun nice olsun...

15 Ekim 2009 Perşembe

15 Ekim 2008


HASRET


Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır
diye...

30 Eylül 2009 Çarşamba

1207

Bu denizde ne ölmek var bize,
Bu denizde ne gam, ne dert, ne keder,
Bu deniz alabildiğine muhabbet
Bu deniz iyilikten, cömertlikten ibaret.

29 Eylül 2009 Salı

29 Eylül 1547


"Aylak okur:Bu kitabın, zihnin, düşünülebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterdim; buna yeminsiz inanabilirsin. Ancak, tabiat kanununa karşı çıkamadım; tabiatta her şey, benzerini doğurur. Benim kısır, gelişmemiş deham da, her türlü rahatsızlığın hakim olduğu, her türlü hazin sesin duyulduğu bir hapishanede doğmuşçasına kuru, kırışık, maymun iştahlı ve çok çeşitli, kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelerle boğulmuş bir evlattan başka ne doğurabilir? Huzur, sakin bir yer, kırların hoşluğu, gökyüzünün duruluğu, pınarların şırıltısı ve ruhun dinginliği, en kısır ilham perilerinin bile verimli olup dünyayı hayranlık ve memnuniyete boğan çocuklar doğurmalarına fırsat verir. ............."

şu hatunun hayatında önemli bir yere sahip eserin önsözünden bir kuple efem...
sahibini de doğurmaya ancak sıra geldi, ahh Cervantes ahh...

kitapların dünyasında adımlamak, nefes almak kadar özeli var mı? Hayatımda, "Tatar Çölü" ve "Don Kişot" kesinlikle birbirini beslemek için yaratılmış çocuklar olarak yer alıyor. Tatar Çölü'nü okuduktan sonra açılan yaralarımı kapatmamda Don Kişot hep yardımcı olmuştur. Özellikle Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Roza Hakmen çevirisini elde edebilme şansınız varsa kesin koşun derim! okuduktan sonra; "öykü gerçekten haklıymışsın, sağol (:" diyeceksiniz...

[buradan da bir arkadaşa teşekkürü bir borç bilirim...]

sisteme saldırı, başkaları için boşa kürek çekmek olabilir; belki sistemi çökertemez; ama en azından bir pervanesine zarar verir, bir pervanesini işlemez hale getirebiliriz. sen de bir pervanesine zarar verebilirsin, kırabilirsin, öteki de başka birini....ve böylelikle sistem işlemez hale gelecektir!

iyi ki doğmuşsun be Cervantes....
şimdi de çok sevdiğim huzur yuvam Datça'dan bir yel değirmeni süslesin sanal sayfamızı...Don Kişot'umuza layık...

.............................
photo: mavi kuş

12 Eylül 2009 Cumartesi

geleneğimize devam edelim...

iki önemli isimden bahsetmek gerek, ayıp olacak çünkü...

ilk şahıs; sevgili Şükrü Sunay Akın...yeşilliğin göbeğinden gözlerini dünyaya açmış, yaşamayı seven, aldığı nefesin hakkını vermek için can atan baba insan...doğum günün nice olsun. ne kadar 12 Eylüllerin anlamını silmiş olsanız da hayatınızdan, gözlerinizi açmış olmanızdır esas olan....inanıyorum bir gün, evet bir gün; haykırdığın sesin yerine ulaşacak, müzecilik gün gelecek, olması gereken yerde olacak...

Sunay Bey'in ardından, büyük yazar Stanislaw Lem'i anmadan geçemeyeceğim. gözlerini kapatmadığına inandığım usta yazarlardan kendisi. eserleriyle nefes almaya devam eden, devam edecek olan yüce şahıslardan...1921 yılının şu gününde aydınlığa açıldı gözlerin hiç kapanmamak üzere...
"yıldızlardan dönüş" ile tanıştım seninle, Solaris ile devam ettim. hatta öyle ki geçen gün sevgili arkadaşım Cihan ile kulağını bile çınlattık.

"....sonsuz boşlukların ebedi feneri, hiç şaşmayan bir şekilde bize yön gösteriyordu. yolculuğumuzun sonuna kadar, bu yıldız bir milim bile yer değiştirmedi. aynı kayıtsızlıkla parlamaya devam etti....." dedin; senin de ışığın daim olsun; çünkü hepimizin buna ihtiyacı var.

25 Ağustos 2009 Salı

25 Ağustos 1900


kendi üzerinde düşünür mü insan? düşünmeli...

akılcılığı bırak; yalnızsın, yapayalnızsın şu dünyada!


bir at'a sarıldın, baktın olmadı, ağladın...suç işlediğini sandılar; tuttular, tutukladılar seni, tuttuklarını sandılar...oysa tek yaptığın, o at'ı korumaktı...


ismin kutsal olsun, tüm kuşaklar için!
işte şimdi dediğin gibi: "insan tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir." ebedi dönüşüne hoşgeldin!

haydi, Apollon ve Dionysos ile 'dans edelim!'

22 Ağustos 1942

Korkmadan öldük ey halkım
Unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda, güller açacak ey halkım
Unutma bizi...
Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım
Unutma bizi...
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz
şimdi, hep birlikteyiz ey halkım
Unutma bizi,
Unutma bizi,
Unutma bizi....

.................................................................................

UNUTMADIK SENİ...
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

12 Ağustos 2009 Çarşamba

CAN YÜCEL


benim hayatımın akışıyla habire oynayan yüce adam anısına...

Sevgi Duvarı
Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi

Dilimizde akşamdan kalma bir küfür

Salonlar piyasalar sanat sevicileri

Derdim gülüm insan arasına çıkarmaktı seni

Yakanda bir amonyak çiçeği

Yalnızlığım benim sidikli kontesim

Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık

Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi

Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar

Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi

Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri

Çöpçülerin elleriyle okşardım seni

Yalnızlığım benim süpürge saçlım

Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak

Bol çelik bol yıldız bol insan

Bir gece Sevgi Duvarını aştık

Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki

Başucumda bi sen varsın bi de evren

Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

5 Temmuz 2009 Pazar

5 Temmuz 1995



SON İSTEK

Bitki olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstümde çocuklar koşuşsun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazan sevi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarla değil

Aziz NESİN



Hani "Atam İzindeyiz!" demiştin zamanın birinde ve en sonunda "Sorma Ata'm, halimizi; hal mi kaldı anlatacak..." diye tüm düşüncelerimize tercüman olmuştun...İşte ben de şimdi o noktadayım...Anlatacak bir şey bulamamak... Rahat uyu!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

doğum günün...

Kimse sadece bilmekle hoşnut olamaz, aynı zamanda bilgisine uygun olarak davranmak ister. Ancak bunu yapabilecek güçle donatılmamıştır, dolayısıyla kendini yok etmeye yazgılıdır.

Franz KAFKA
Aforizmalar