yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2010 Cumartesi

dökülen iç

şimdi sen, gecenin sessizliğinde camıma dokunuyormuşsun ya,
ben de, savunmasız ve sabırsız seni bekliyormuşum ya,
dökülen yaşlarımla eşdeğer, yan yana adım atıyormuşsun ya,
"kal" demek ne kadar imkansızsa,
"git" demek de o kadar zorluyormuş sonsuz hikayemi...


28 Ocak 2010 Perşembe

nefes aldığı sanılan bardak

sola doğru kıvrılmış, akışa geçmişti işte varlığım.
önce sola, sonra sağa hatta tekrar sola bakmam öğretilmemiş miydi on yıllar önce!

neden bilmiyorum; ne sola bakmıştım ne de sağa! sadece maviye odaktı gözlerim, yüreğim...


özlemek, neydi, inan artık hatırlamıyorum, hatırlayamıyordum...

belki de bilinçli bir dışavurumdu benimkisi!

özledikçe, kaybedişler;
kaybettikçe özlemler çoğalıyordu.

ben bırakmıştım özlemeleri,
kaybedişler bırakmıştı beni.
bu yeni oyunda herkes rolünü benimsemiş, yalandan da olsa adımlıyordu, adımlamaya çalışıyordu...

küçük zihnimden bu düşünceler akarken,
girdiğim ara sokakta bir araba sahibi paralel park yapmaya çalışıyordu.
sığınmak isteyişi içimi burktu. o dar sokakta bulduğu minik delik, o'nun kök salmak isteyeceği koca bir evrendi oysa ki!

kendini o iki araba arasına sabırsızca yaslamak isteyişi nedendir bilinmez içimi daralttı.
yalnızlık kokusu etrafımda kol geziyordu.

sanırım gerçeklik sandığım bu düşünceler ağır gelmişti minik zihnime.
sonra,
toparladım kendimi.

ara sokaktan sıyrılırken, kadim dostum sahafım ve içeriye nefes veren İlhami abi'ye selam eyledim.
yol verdiler bana, ben de sana geldim.


işte asıl gerçeklik sendin.

tüm gerçekliğinle sermiştin, sunmuştun kendini bana.

derin bir iç çekiş hatırlıyorum.

sonra,

sonrası...



geldi sıcacık çayım.
biliyor musun?
iki çay istedim.

evet, garip değil mi?

iki çay geldi.
nefes aldığı sanılan bardaktı bir tanesi, oysa ki halâ nefessizdi...
bir bardak; iki küp şekerle, bir bardak da tek küp şekerle bütünleşti.
soysuz çay kaşığı yedi bitirdi şekerleri...

evet, artık hazırdı.

masa da, deniz de, çay da, gökyüzü de, yağmur da, şehrin yavaş yavaş nefes almaya başlayan ışıkları da...
bir ben hazır değildim.

bir de sen!

ben kendi kaybolmuşluğumda boğulurken;
sen, kaybolmuşluğunda iyice "karanlık" diye haykırıyo
rdun!
benim umudum vardı.

sen susuyordun.

ben uzaklara dalıyordum; ama hiçbir şey düşünmüyordum, gidiyordum, gelemiyordum;

sen ise; gitmiyordun, gidemiyordun...

kulağımdan kaçıncı kez akıyordu bu fransızca şarkı.

bilmiyordum.

yakacaktım bir sigara...

kabul ettim sonunda; evet bunu seviyordum!


26.01.2010
17:42


.................................................

photo(s): mavi kuş

16 Aralık 2009 Çarşamba

dökülen iç


bir ışık var gördüğüm, uzaktan bana yansıyan. ıssızlığın ortasında bir ışık sadece...
içinde kim bilir kaç nefes alıyor? ama 1 nefes olduğu muhakkak!
inadına tutunmuş, bu dünyanın köksüzlüğüne inat.
kök salmaya çalışıyor kara toprağa. oysa ben!
ben bilmiyorum adımlamaya gücüm var mı? yol almaya gücüm var mı?

yorgun görünüyor beden; bitmiş, tükenmiş...

gözlerim yorgun, kulaklarım yorgun...
hep böyle miydim oysa?


çocukluğunda hiç uçurtma uçurmayan ben, geçmişe hasretimde kaybolup gidiyorum...

gücüm yok mu bunu değiştirmeye? olmalı!

olduğunu sanmak, ama olmamak! ah ne yaman çelişki!


küçücük bir kız çocuğuydum oysa; uçurtmasının ipiyle havalanan, boşlukta sallanan, sonsuzluğa yolculuk yapan; ama hiçbir zaman uçurtması olmayan......


içimde adlandıramadığım bir hüzün bir de sevinç var!
belki de başka hüzünlerle yoğrulmuş benim sevincimle belli bir kıvama gelmiş duygu bu!

hep böyle mi olur? çelişkiler hep mi huzur verir?


Nigun'u dinlerken hissettiklerimin bir açıklaması yok!
olmasına da gerek yok.
ama öyle istiyorum ki açıklayabilmeyi, bunu insanlara anlatabilmeyi...
nedir bu tınılardaki beni alıp götüren ama bir daha da geri getiremeyen belirsizlik?


denize dalmak gibi, bir balığı takip etmek gibi heyecanlı;

boğulma tehlikesi geçirmek gibi korkulu;

pamuk şeker yemek gibi huzurlu;

güneşin batışını seyreylemek kadar hüzünlü;

uçurtma uçurabilmeyi düşlemek gibi umutlu...


bir şey var bende gizli ve ifade edemediğim. bir şey var Nigun'da!


ve hiç kaybolmasın istiyorum, hep benimle kalsın.
herkes gitti benden, o benimle kalsın...


köksüzlüğüme inat o benimle kalsın.

belki de kök salmayı istemekle istememek arasındaki gel-gitlerim sebep oluyor bu düşüncelerime.
ama, ama...



...................
photo: mavi kuş

26 Ekim 2009 Pazartesi

Olympos


resmen ayların yorgunluğunu atmış bulunmaktadır şu bünye(:

pazar gününün sonunda "yeter ya bırakın beni ben gidiyorum..." dedikten sonra, kendimi Olimpos otobüsünde buldum.kafa iyi, öykü iyi, ne işim var ki yollarda, git uyu dinlen...
olmazzz!

aman iyi ki "olmaz" demişim.

Olimpos'taki sel felaketinden sonra çok merak ediyordum o huzur dolu yuvayı, gittim merakımı da gidermiş oldum. biraz hüzünle ama büyük huzurla döndüm.


eşsiz maviliğim, dere yatağı ile birleşince eşsiz kahverengiye dönüşmüştü; üzerinde uzanıp yıldızları burnumun dibinde seyreylediğim çakıl sahilim de haliyle denizle buluşmuştu, bunu görmek içimi biraz acıttı ama yapacak bir şey yoktu...

bol bol fotoğraf çekerken sevgili 450d'ciğim de bana oyununu oynadı, tükendi ):

ama olsun elimizde sabah yağan yağmurdan kalma birkaç yeşillikle, içimizde getirdiğimiz sonsuz güzelliklerle döndük yuvaya...

ben yalnızlığı seviyorum arkadaş...


şimdi hazırım!
i'm hopeful, in spite of everything (:



........................................
photo(s): mavi kuş

12 Eylül 2009 Cumartesi

...

ofisin yoğunluğu an itibariyle bitmiş, tükenmiş durumda...
beyin yorgun, gözler yorgun, öykü hepten kaybolmaya yakın!
aman aman durdum, kaybolmak yok. şu yoğun cumartesimizi de devirmiş, arkasından el sallamış bulunuyoruz.

şimdi bunun huzuruyla; sıcak çikolatamı hazırladım, odamdaki pencereye geçip, süzülen yağmurun sesine kulak vereceğim. düşüneceğim; aydınlık günlerimi, inancımı düşüneceğim.
kulağımda Anouar Brahem üstadın yüreğinden dökülen Astrakan Cafe ile, kim bilir belki de senin camına konacağım...kim bilir?

ofisten gidesim yok, nasıl olsa yarın da buradayım, biliyorsun, dünyayı kurtarıyorum...

11 Eylül 2009 Cuma

öylece bakmak zorunda oluş

insanların çığlığında; sessizliğimin derinliğinde boğuluyorum.

aslında ne kadar da umut dolu bir aydınlığım vardı! o kemanın naif teması, sancılı hüznü, bedenime dokunduğunda, nefes aldığımı bir kez daha hissettiğimde........"işte bu!" demiştim.

oysa şimdi kemanımın dokunuşu, bedenimde derin yaralar açmış, yeni fark ettim. kanıyorum, oluk oluk akarken koyu kırmızılığım, rengini de değiştiriyor özünün!

dökülen tanelerin, çığlığa dönüşebileceği olağandır; ama bu kadar içten haykırışlarına şahit olabileceğim hiç aklıma gelmemişti. öyle sessiz sedasız geldiniz ki!

ne demeliyim yani şimdi? hep içinde umudun ışığını taşıyan ben; yine de elden bırakmayacağım! tüm karanlıklar çıkacak aydınlığa. yeter ki, hep beraber adım atmaya istekli, yürekli olalım. ve hep beraber; HEP ADIM ATALIM...

.........................
son 3 gündür alamıyorum elime kalemimi. ama dedim ki; "sen almazsan, ben almazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
giden, geri gelmiyor malesef; ama sonrası için umudumuz daim olsun!

hayatımda anlatılamaz yeri olan "yağmur"un, nefeslerimiz üzerindeki işgaline uzaktan bakmak zorunda oluşum canımı sıkıyor! ben evimde güvenli hissediyorum kendimi! ama ya içimdeki sıkıntı? güvende olmayan nefesleri düşündükçe utanışlarımın hesabını nasıl vereyim?

8 Eylül 2009 Salı

hissettir kendini


sıcaktan mı bunaldın?
al sana yağmur....

ne kadar da özlemişim seni, ne kadar da sabırla beklemişim, yüzünü gösterdiğin için, tenime dokunduğun için, temizlediğin için tüm kötülüklerden.... minnetarım sana; yağmur..


şimdi ofisten çıkma, biraz yağmur altında adımlama zamanıdır...